Selamun aleykum,
1. Soru; Şu anki Şiiler ile selef Şiiler arasında itikadi olarak fark var mıdır?
2. Soru; İran’daki Şiilerde yaygın olan yaygın Şii mezhebi hangisidir?
3. Soru; Muasır Ulemadan İran’daki Şiileri tekfir eden var mı yok mu?
Aleykum selam ve rahmetullahi ve berekatuh
Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd eder; Peygamberlerin Efendisi Hz. Muhammed Mustafa’ya salât ve selam ederiz.
Günümüzde kendisine Şiî diyenler ile selef-i sâlihîn döneminde kendilerine Şiî denilen kimseler arasında farkın olup olmadığını bilmek için öncelikle Şiîlik kavramını bilmemiz gerekmektedir.
Bu kavramın lügatteki anlamı “takipçi ve yardımcı” demektir. “Falan kimse filan kimsenin şiasıdır.” denildiğinde, “onun takipçisi ve destekçisi” anlamına gelir.
İşte bu lügat manası, selef-i sâlihînin ilk döneminde Hz. Ali (r.a.) ile Hz. Muaviye (r.a.) arasında meydana gelen olaylarda kullanılmaktaydı. Her iki sahabenin de kendi taraftarları ve destekleyicileri için Şia ifadesi kullanılmıştır. Kitaplarımızda “Şîatu Ali” ve “Şîatu Muaviye” şeklinde ifadeler mevcuttur.
Daha sonra Lisânü’l-Arab’ın sahibinin dediği gibi bu lakap çokça Hz. Ali (r.a.) ve Ehl-i Beyt’i seven kimseler için kullanılmaya başlanmıştır. Bir kısım âlimlere göre ise Şia lakabı, Hz. Ali’nin şehadetinden sonra sadece ona ve takipçilerine kullanılmaya başlanmıştır.
Hicri birinci asrın sonlarına kadar Selef-i sâlihîn döneminde “ilk Şiîler” denilen kimselerin Şiîlikleri ile kastedilen ise şudur: Bu kimseler Hz. Ali’yi, Hz. Osman’dan daha faziletli kabul eden kimselerdi. Bu görüş her ne kadar Ehl-i Sünnet ulemasının cumhuruna muhalif olsa da bazı âlimlerimizin tercih ettiği bir görüştür.
Meşhur hadis âlimlerinden Musannef’in sahibi Abdurrezzâk ve İmam Nesâî bu görüşü benimseyen kimselerdendir. İşte bu sebeple kitaplarımızda bu iki âlim hakkında “kendilerinde Şiîlik vardır” denilmiştir. Yani burada kastedilen; Hz. Ali’nin Hz. Osman’dan daha faziletli olduğunu düşünmeleri ve Hz. Muaviye karşısında Hz. Ali’nin tarafını tutmalarıdır.
Şiîlik tabirinin bu iki âlim hakkında bu anlamda kullanıldığını, kendilerinden sonra gelen birçok âlim de beyan etmiştir. Öyle ki bu iki âlim, kendi hadis kitaplarında Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in faziletlerini ve ümmetin en üstünü olduklarını ifade eden birçok hadis rivayet etmişlerdir.
Şu hususları da eklememiz gerekmektedir ki, kavramlar tarihin seyri içerisinde bir takım değişikliklere ve dönüşümlere maruz kalırlar. Şiilik kavramı da bu değişim ve dönüşümden payını almış ve hicri birinci asırda kullanıldığı mana, sonraki asırlarda farklılaşarak Rafızi kavramına evrilmiştir. Hicri birinci asırdan sonra kullanılan Şia kavramı sadece Hz. Ali’yi Hz. Osman’a üstün gören veya Hz. Muaviye karşısında Hz. Ali’nin tarafını tutan kimselerden ziyade birçok sapkın inancın kendisine dâhil olmuş olduğu batınî bir topluluğun adı haline gelmiştir.
Buraya kadar verdiğimiz bilgiler ışığında açıkça şunu söyleyebiliriz:Hicri birinci asrın sonlarına kadar Selef-i sâlihîn döneminde kullanılan “Şia” kavramı ile günümüzde kullanılan kavram arasında ciddi fark vardır.
Selef döneminde kullanılan bu kavram daha çok siyasi bir çekişmenin neticesinde ortaya çıkmış ve Ehl-i Sünnet içerisinde yer alan bir görüş iken, günümüzde kendilerine Şiî diyen ve Hz. Ali’nin takipçileri olduklarını ifade eden bazı kimseler:
• Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’e söven,
• Hatta içlerinden kimileri onları tekfir eden,
• Hz. Ali’nin yanında yer almayan sahabelere söven ve onları fâsıklıkla suçlayan,
• İnançlarını takiyye yoluyla gizleyen,
• Mu‘tezile mezhebinin bazı görüşlerinden etkilenmiş,
• Hilafetin Hz. Ali’den sonra onun soyundan devam etmesi gerektiğine ve bunun Allah tarafından nas ile belirlendiğine inanan,
• İmamların masum olduğuna ve yeryüzünde tasarruf yetkisine sahip olduklarına inanan,
• Son imamın şu anda gaybette olduğuna ve kıyamete yakın zamanda geri döneceğine inanan,
• O imam gelinceye kadar bir âlimin siyasi otorite sahibi olduğunu kabul eden kimseler olarak tanımlanmaktadır.
Bu sebeple bazı âlimler, bu grupların Şiî değil “Râfızî” olarak adlandırılması gerektiğini ifade etmişlerdir. Kendilerini bu lakapla gizlemiş ve “Biz Hz. Ali ve Ehl-i Beyt’in destekçileriyiz.” diyerek görüşlerini örtmeye çalışmışlardır.
Ebu’l Hasan el-Eş‘arî bu kimselere, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in hilafetini reddettikleri için “Râfızî” denildiğini belirtmiştir. Takiyyeyi inançlarının önemli bir unsuru haline getirdikleri için Milel ve’n-Nihal sahibi Şehristânî de bunların farklı bölgelerde farklı isimlerle anıldıklarını ifade etmiştir.
İkinci soruya gelecek olursak:
İran’da yaygın olan Şiî mezhebi İmamiyye (İsnâaşeriyye) mezhebidir. Bu mezhep On İki İmam inancını benimser.
Hz. Ali ve Hz. Hüseyin’in soyundan gelen on iki imama inanırlar ve bu inancı iman esaslarından biri kabul ederler. İtikadî açıdan ise Mu‘tezile mezhebinin bazı görüşlerinden etkilenmiş düşünceler de barındırmaktadırlar.
Bu mezhebe göre:
• Hadis rivayetini çoğunlukla Ehl-i Beyt’e mensup râvilerden kabul ederler.
• İlk üç halifenin hilafetini meşru görmezler.
• Devlet başkanlığının (imametin) Hz. Ali ve soyuna nas ile tayin edildiğini iddia ederler. Peygamberimizin bunu açıkça belirttiğini söylerler.
• İmamların, vahiy almak dışında peygamberlere benzer özelliklere sahip olduğunu ve masum olduklarını savunurlar.
Ayrıca:
• Küçük yaşta gizlendiği düşünülen on ikinci imamın, kurtarıcı Mehdî olarak geri döneceğine inanırlar.
• Tehlike durumunda inancı gizleme (takiyye) anlayışını benimserler.
• Hz. Ali’ye biat etmeyen bazı sahabelere sövme ve onları fâsıklıkla suçlama gibi görüşler de bu mezhebin temel anlayışları arasında sayılır.
Üçüncü soruya gelecek olursak; günümüzde Rafızileri tekfir eden bazı âlimler bulunmakla beraber, tekfir etmeyen alimler de vardır. Rafıziler içerisinde şirke ve küfre düşen bir takım kimselerin olduğu muhakkaktır. Ancak umumi tekfirden kaçınmak kişinin dininin selameti için gereklidir.
Allahu â'lem.

